eskizler-karalamalar

4.4.17

Dahiliye

Bazen, bazı insanların içini açıp bakmak istiyorum.

8.2.17

A Clear Horizon

Güzelliğini
bozacak
tek bir çatlak
sesin
dahi olmadığı
gökyüzünden
d
ü
ş
ü
y
o
r
u
m


31.1.17

Göğe Bakma Durağı / Turgut Uyar

İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla bu evleri de bunları da
Göğe bakalım
 
Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
İnecek var deriz otobüs durur ineriz
Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya
Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam
Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım
Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
Beni bırak göğe bakalım
 
Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım



18.10.16

Unutulan / Oğuz Atay


"Ben tavan arasındayım sevgilim!" diye bağırdı delikten aşağı doğru. "Eski kitaplar bugünlerde çok para ediyor. Bir bakmak istiyorum onlara." Son sözlerimi duydu mu? "Orası çok karanlıktır; dur, sana bir fener vereyim." İyi. Durgun bir gün. Bütün hayatım boyunca sürekli bir ilgi aradığımı söylerdi birisi bana. Gülümsediğimi gösteren bir ayna olsaydı; biraz da ışık. "Bir yerini kırarsın karanlıkta." Delikten yukarı doğru bir el feneri uzandı. Fenerli elin ucundaki ışık, rastgele önemsiz bir köşeyi aydınlattı; bu eli okşadı. El kayboldu. Ne düşünüyor acaba? Gülümsedi: Yine mi düşünüyor?

Yıllardır bu tozlu, örümcekli karanlığa çıkmamıştı. Işığı gören bazı böcekler kaçıştılar. Korku; fakat yararlı olacağını düşünmek kuvvetlendirdi onu. Belki de hiçbir şey söylemeden başarmalıydım bu işi. Benden bir karşılık beklemiyor. Ona yardım etmek mi bu? Bilmiyorum, bazen karıştırıyorum; özellikle, başımda uğultular olduğu zamanlar. Onun gibi düşünmeyi bilmek isterdim. Bana belli etmemeye çalışarak izliyor beni. Çekiniyor. Acele etmeliyim öyleyse. Feneri yakın bir yer tuttu; annesiyle babasının resimleri. Aralarında eski bir ayakkabı torbası, kırık birkaç lamba. Neden hiç sevmediler birbirlerini? Ölecekler diye öylesine korkmuştum ki. Torbayı karıştırdı: Tuvaletle gittiğim ilk baloda giymiştim bunları. Her gecve biriyle dışarı çıkardım, dans etmek için Aman Allahım! Nasıl yapmışım bunu? Ellerinin tozunu elbisenin üstüne sildi. Mor ayakkabılarına baktı: Buruşmuşlar, küflenmişler. Sol ayağına giydi birini: Ölçülerin hiç değişmemiş. Utandı, yine de çıkaramadı ayağından. Topallayarak bir iki adım attı. Sonra resimlere yaklaştı, diz çöktü, yan yana getirdi onları. Dirseğiyle tozlarını sildi biraz. Beni de kendilerini de anlamadılar. Ne kadar ağlamıştım. Aşağıda onlara bir yer bulabilir miyim? Koridorda sandık odasında... Saçmalıyorum. Onları unutmadım, onları unutmadım. Babasının yüzünde gururlu bi rsomurtkanlık vardı. Aynı duvara asamam onları. Evin düzenini hızla gözünün önünden geçirdi. Yan yana olmak istemezlerdi; mezarda bile. Resimlerden birini aldı; feneri yere bırakmıştı, hangi resmi aldıüğını bilemedi. Yüksekçe bir yere koydu onu. Biraz telaşlanmıştı; dizini bir tahtaya çarptı. Sendeledi, yere düştü; hafif bir düşüş. Kalkmaya cesaret edemedi; emekleyerek fenerin yanına gitti. Bir torba daha. Boşalttı: Eski fotograflar! Amacından uzaklaşıyordu. Bana baskı yaptığını düşünmemeliyim. Yüzüne karşı söylesem bile, içimden geçrimemeliyim bunu. Acdeleyle resimleri yere yaydı, el fenerini dolaştırdı tozlu karartılar üzerinde. Başka bir eve çıkmış olabilirdim, bir daha hiç görmeyeceğim birine bırakmış olabilirdim bütün bunları. Resimleri karıştırdı: Ne kadar çok resim çektirmişim yarabbi! Çoğu da iyi çıkmamış. Gülümsedi: O zamanlar ne kdar uzunmuş etekler! Çirkin bir uzunluk. Duruşlar da gülünç Kim bilir hangi filmden? Arakamı dönüp yürüyormuş gibi yapmışım da birden başımı çevirmişim. Kime bakmışım acaba? Aynı elbiseyle bir resim daha. Yanımda biri var. Resim çok tozlanmıştı. Tozlu da olsa tanıyor insan kendini. Parmağını ıslattı diliyle; tozlar önce çamur oldu, sonra... İlk kocasının gülümseyen yüzünü gördü parmağının ucunda. Aman yarabbi! Bir zamanlar evliydim ben de... sonra yine evliydim. İnsan bir günde varamıyor bir yere, ne yapalım? Nereye? Tanımlayamadığım, bir ad veremediğim duygular yüzünden ne kdar üzülmüştük. Eğildi, bir avuç resim aldı yerden: Bu resim çekilmeden önce, nasıl hiç yoktan bir mesele çıkarmıştım, sonra da yürüyüp gitmiiştim. Sonra ne olmuştu? Sonra... Buradasın ya... bu evde. Demek sonra ghiçbir şey olmadı onunla ilgili. Ne kötü, ne de iyi bir şey: demek ki hiçbir şey. Ama bunu hissetmedim; geçişler öyle sezdirmeden oldu ki... Hayır, düşüncelerin karıştı; basit anlamıyla sözlerin... Bununla ne ilgisi var? Fakat ben... ondan kaçarken, nasıl oldu da birden başımı çevirip bu resmi çektirdim. Hep böyle mi durdum resimlerde? Yükzekçe bir yere oturdu, başını ellerinin arasına alıp düşünmeye başladı. Onun da yüzü kim bilir nasıldı? Herhalde ben suçluyum, resim çekilirken değil... belki o sırada haklıydım, muhakkak haklıydım. Çok daha önce... çok daha önce...

Bir an önce kitaplara ulaşmak istedi, geriye doğru bu sonsuz yolculuk bitsin istedi. Eski balo ayakkabısını ayağından çıkarmaya çalıştı. Sonra arkası kapalı yumuşak terliklerini bulamadı bir türlü. Sendeleyerek el fenerine doğru yürüdü. İlerdeki köşede olmalıydı kitap sandığı. Fakat orada kitap sandığına benzemeyen karanlık çıkıntılar vardı. Feneri bu garip yığına doğru tuttu. Korkuyla geri çekildi: Biri vardı orda, oturan buir. Feneri alıp bütün gücüyle deliğe kaçmak istedi, kımıldayamadı. Korkusuna rağmen fenerle birlikte, ona yaklaştı. Ne yapmışsa korkusuna rağmen yapmıştı hayatı boyunca. Yoksa çoktan kaybolup gitmişti. Feneri onun yüzüne tuttu: Aman Allahım! Eski sevgilisi yatıyordu yerde. Tozlanmış, örümcek bağlamış; tavan arasındaki her şey gibi. Kitap sandığına ver resim tahtalarına örümcek ağlarıyla tutturulmuş eski bir heykel gibi. Sağ kolu bir masanın kenarına dayalı; parmakları kalem tutar gibi aşağı ayrılmış, boşlukta. Dizleri titredi, dişleri birbirine çarptı, ayağının altından kayıp gitti döşeme; kayarken de ayağına çarpan resim masası devrildi. Kol yine boşlukta kaldı: Örümcek ağlarıyla tavana tutturulmuştu. Bu eliyle ne yapmak istedi:? Bir şeyler mi yazmaya çalıştı? Ne yazık, hiçbir zaman bilemeyeceğim. Sol yerdeydi., bir tabanca tutuyordu. Ah! Kendini mi öldürdü yoksa? Olamaz!Bir şey yapsaydı ben bilirdim; her şeyi söylerdi bana. Öyle konuşmuştuk. Beni bırakmazdı yalnız başıma.

Sonra hatırladı: Bir gün tavan arasına çıkmıştı eski sevgilisi, şiddetli bir kavgadan sonra. İkisinin de, artık dayanamıyorum, dediği bir gün. Ayrıntıları bulmaya çalıştı: Belki de büyük bir tartışma olmamıştı. Biraz kavgalıydılar galiba. Gülümsedi Bu biraz sözüne kızardı. Onu tavan arasında bırakıp sokağa fırlamıştı. Öleceğini hissediyordu. Peki ama neden? Bilmiyuordu; duygunun şideeti kalmıştı aklında sadece. Sonra 'onu' görmüştü sokakta: Bütün mutsuzluğuna, kendini zayıf hissetmesine, ölmek istemesine rağmen 'onun' gözlerindeki ilgiyi, insanıalıp götüren başkalığı fark etmişti nedense. O gün eve yalnız dönmüştü tabii. Ne kadar daha çok gün eve yalnız döndüm onda sonra da. Şimdi karşımda konuşsaydı. 'Ne kadar dah çok' olur mu? Deseydi. Titreyen dizlerinin üstüne çöktü, el fenerini tutu onun yüzüne: Gözleri açıktı, canlıydı. Bakamadı, başını karanlığa çevirdi. Sonra baktı yine; onu, ölüm kalım meselelerinde yalnız bırakmayan gücünden yararlandı yine. Hiç bozulmamış; geç kalmasaydım böyle olmazdı belki. Üzüldü. Fakat hiç değişmemiş; son gördüğüm gibi, gözleri bile açık. Yalnız, gözleribn bu canlılığında bir başkalık var: Her şeyi bildiği halde duygulanamayan bir ifade. Görünüşüme bakma, içim öldü artık diye korkuturdu beni. İnanmazdım. Öyle şeyler bulup söylerdi ki öldüğü halde. Belki beni izliyor yine. Yerini değiştirdi. Benimle ilgili değilsin diyerek üzerdim onu. Hayır bakmıyor bana. Belki de düşünüyor. Birden konuşmaya başlardı. Bütün bunları ne zaman düşünüyorsun diye sorardım ona.

Ne zaman düşündüğünü bir türlü göremiyorum. Hayır, gerçekten ölmedi; çünkü ben yaşayamazdım ölseydi. Bunu biliyordu. Bu kadar yakınımda olduğunu bilmiyordum ama sen bir yerde var olursan yaşayabilirim ancak demiştim. Nasıl olursan ol, var olduğunu bilmek bana yeter demiştim. Bunu kavgadan çok önce söylemiştim asma çalışmamızın hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini biliyordu. Sonra onu bir süre görmek istemediğim halde, onun orada olduğunu bildiğim halde, tavan arasına bir türlü çıkamadığım halde onu düşündüğümü, onsuz yaşayamayacağımı biliyordu. Sonra neden aramadım? Bür türlü fırsat olmadı; her an onu düşündüğüm halde hep bir engel çıktı. Aşağıda yeni se4sler, yeni gürültüler duyduğu için inmedi bir süre herhalde. Oysa biliyordu: Aramızda, hiçbir yeni varlığın önemi yoktu; konuşmuştuk bütün büunları. Ben de onun inmesini beklemiş olmalıyım. Beni üzmek için inmediğini düşündüm önceleri. Sonra... Bir türlü olmadı işte. Çıkamadım: Gelenler, gidenler, geçim sıkıntısı, yemek, bulaşık, evin temizliği 'onun' bakımı (çocuk gibiydi, kendisine bakmasını bilmiyordu), babamla annemin ölümü, bir şeyler yapma telaşı, önümde hep yapılması gereken işlerin yığılması. Orada tavan arasında olduğunu unuttum sonunda. (Onu unutmadım tabii). Ne bileyim, daha mutsuz insanlar vardı; onlarla uğüraştım. Tavaqn arasında bu kadar kalacvağını da düşünemedim herhalde. Bir yolunu bulup gitmiştir diye düşündüm. Başka nasıl düşünebilirdim? Yaşamam için, onun her an var olması gerekliydi. Başka türlü hissetseydim, ölmüştüm şimdi. Ayrıca, kaç kere tavan arasına çıkmayı içimden geçirdim. Hele kendini öldürdüğünü duysaydım, muhakkak çıkardım. Dargın olduğumuza filan bakmazdım.

Duydum mu yoksa? Bir keresinde yukarıda bir gürültü olmuştu galiba, rüzgar bir kapıyı çarptı sanmıştım. Fakat nasıl olur? Onun tavan arasına çıkmasından günlerce sonra duymuştum bu sesi. Ve ben günlerce bir köşeye büzülüp kalmıştım. Hiçbir yere çıkamamıştım. Ateş etmişti demek. Yoksa kalbine... Titreyerek eğildi: Kalbine bakmalıyım. Elbisesinin sol yanı çürümüştü; elinin hafif bir dokunuşuyla dağıldı. İçinden bir sürü hamamböceği çıkarak ortalığa yayıldı. Onun bakımıyla ilgilenmedim, elbiselerini hiç gözden geçirmedim; belki de dikmedğim bir sökükten yemeye başladılar hamamböcekleri onu. Deliği büyüttüler sonunda. Eliyle elbisenin altını yokladı. Neyse iç çamaşırlarından öteye geçememişler. Derisi olduğu gibi duruyor. Teni çok sıcak sayılmaz ama kalbi yerindedir herhalde. Korkara göğsünün sol yanına dokundu: İşte orada biliyorum. Başka türlü yaşayamazdım çünkü. (Çünkü'yü cümlenin başında söylemeliydim, şimdi kızacak. Evet, her an onun sözlerini düşünürek yaşadım, şimdi acaba ne der diye düşündüm.) Yalnız bu kadarı çürümüş. İyi. Şimdi onu nasıl inandırabilirm bütün bu süreyi onunla birlikte yaşadığıma? Onun unutmuş gibi yaşarken onu düşündüğüme?Anlamaz, görünüşe kapılır, anlamaz. Başkasına rastladığım için, bu yeni ilişlkinin her şeyi unutturduğunu düşünür.Oysa her şeyi hatırlıyorum; tavan arasına çıktığı gün bu elbiseyi giydiğini bile. El fenerini ölünün üzerinde dolaştırdı: Örümcek ağlarının gerisinde sesli bir görünüşü var.

Yalnız ağların arasından elimi, onun kalbine götürdüğüm yer biraz karanlık. Rüya gibi bir resim. Birlikte hiç resim çektirmemiştik. Bir sürü şey gibi bunu da yapamadık nedense; bir türlü olmadı. Bir koşuşma, durmadan bir şeylerle uğraşma... Neden koşuyorduk, acelemiz neydi? Tavan arasına çıktığı güne kadar, bir şeyin arkasından hep başka bir şey yaptık, hiç durmadık, hiç tekrarlamadık. Sonra köşemde kaldım günlerce; ne yedim ne düşündüm. Sigara içtim durmadan. Evi yaşanmaz bir duruma getirdim sonunda. Bir savaş sonu kargaşalığı sardı her yanı. Düzen içinde yaşamayı bir bakıma sevdiğim halde, dayanılmaz bir pislik ve pasaklılık içinde çırpındım. Belki de böylece kendimi cezalandırmış oldum. Sokağa fırlamak, 'ona' gitmek için, öldürücü bi rümitsizliğe düşmek istedim. Kim bilir? Belki de, kendim için böyle kötü şeyler düşünmemi istersin diye söylüyorum bunları. Fakat senin öleceğini, kendini öldüreceğini hiç düşünmedim. Uzak bir yerde, hiç olmazsa görünüşte sakin bir yaşantı içinde olacağını hayal ettim senin.

Işığın altından kaçmaya çabalyan bir hamamböceği takıldı gözüne, kendine geldi. El feneriyle izledi böceği: Çirkin yaratık, yukarı çıkmaya çalışıyordu ağlara takılarak. Böceğin ayakları, elbiseyi parçalar diye korktu. Yıllar geçmişti, küçük bir dokunuşa dayanamzdı, kim bilir? İşte, boynundan yukarı doğru çıkıyor, yanağında biraz sendeledi: Sakalı biraz uzamış da ondan; zaten her gün tıraş olmayı sevmezdi. Yanaktan ukarı çıkan böcek, şakağa doğru gözden kayboldu. El fenerini oraya tutsam mı? Hayır. Korktu; fakat yarı karanlıkta kurşunun deliğini gördü. Titreyerek geri çekildiği sırada, aynı delikten çıktı hamamböceği: Bacaklarının arasında küçük, pürüzlü bir parça taşıyordu. Dehşete kapılarak feneri deliğin içine tuttu: Işınlar, kafatasının iç duvarlarında yansıdı. Eyvah! Böcekler beynini yemişlerdi, en yumuşak tarafını. Belki de hamamböceği son parçayı taşıyordu. Kendini tutamadı: "Seni çok mu yalnız bıraktılar sevgilim?" dedi. Aşağıdan, başka bir deliğin içinden sevgilisinin sesini duydu.

"Bir şey mi söyledin canım?"

Elini telaşla kitap sandığına soktu. "Hiç" diye karşılık verdi aceleyle. "Kendi kendime konuşuyordum."

21.9.16

" ...
Eskimiş şeylerle avunamıyoruz
..."

1.8.16

Basit Ama Etkileyici Bir Şarkı

Bir gün sıcak bastı,
Herkesi üstümden çıkardım.
Tuttum, 
Kendimi giydim sonra.
Herkes çok korktu,
Ben çok eğlendim...
Sonuçta hepimiz,
Şarkı söyleyip, dans ediyorduk.

13.7.16

Song Of Myself; Walt Whitman; 1892; Chapters 50, 51 and 52.

...    




50

There is that in me—I do not know what it is—but I know it is in me.
 
  
Wrench’d and sweaty—calm and cool then my body becomes; 
I sleep—I sleep long. 
  
I do not know it—it is without name—it is a word unsaid; 
It is not in any dictionary, utterance, symbol.1310
  
Something it swings on more than the earth I swing on; 
To it the creation is the friend whose embracing awakes me. 
  
Perhaps I might tell more. Outlines! I plead for my brothers and sisters. 
  
Do you see, O my brothers and sisters? 
It is not chaos or death—it is form, union, plan—it is eternal life—it is HAPPINESS.1315
  
51

The past and present wilt—I have fill’d them, emptied them,
 
And proceed to fill my next fold of the future. 
  
Listener up there! Here, you! What have you to confide to me? 
Look in my face, while I snuff the sidle of evening; 
Talk honestly—no one else hears you, and I stay only a minute longer.1320
  
Do I contradict myself? 
Very well, then, I contradict myself; 
(I am large—I contain multitudes.) 
  
I concentrate toward them that are nigh—I wait on the door-slab. 
  
Who has done his day’s work? Who will soonest be through with his supper?1325
Who wishes to walk with me? 
  
Will you speak before I am gone? Will you prove already too late? 
  
52

The spotted hawk swoops by and accuses me—he complains of my gab and my loitering.
 
  
I too am not a bit tamed—I too am untranslatable; 
I sound my barbaric yawp over the roofs of the world.1330
  
The last scud of day holds back for me; 
It flings my likeness after the rest, and true as any, on the shadow’d wilds; 
It coaxes me to the vapor and the dusk. 
  
I depart as air—I shake my white locks at the runaway sun; 
I effuse my flesh in eddies, and drift it in lacy jags.1335
  
I bequeathe myself to the dirt, to grow from the grass I love; 
If you want me again, look for me under your boot-soles. 
  
You will hardly know who I am, or what I mean; 
But I shall be good health to you nevertheless, 
And filter and fibre your blood.1340
  
Failing to fetch me at first, keep encouraged; 
Missing me one place, search another; 
I stop somewhere, waiting for you.

3.3.16

Bağıl

Çevresindeki her şeyin eşit hızda, aynı yönde hareket ettiğini gözlemleyebilen algı kaynağı; kalan her şeyden bağımsız, sadece kendi hareketini gözlemleyebilecek, durma halinin kendisine ait olmadığı konusunda kesinlik derecesinde yargılar oluşturacaktır. Hal böyle iken, tüm algılarının tamamen yanılgıdan ibaret olduğunu kabul edebilmesi imkansızdır.


28.6.15

Dünyanın En İyi Kahvesi

Farkediyorum ki; tanıdıklarıma kahve yaparken, kahve miktarını, karakter olarak, kişilerin kırılganlıkları ile ters orantıda ayarlıyorum.

Sonuç hiç şaşırtıcı olmuyor. Dünyanın en iyi kahvelerini ben yapıyorum.


15.11.14

Sonra

Bir gün oturdum. Öyle. Sıradan bir şekilde, biraz internette gezinmek, bir şeyler izlemek için. Sonra yine öyle sıradan bir şekilde, bir daha kalkmamaya karar verdim.
Hiçbir şey için.
Para için.
İktidar için.
Güzel bir kızın söylediği şarkıyı duymak için.
Sadece durmaya karar verdim. Yalın durmaya. Duru durmaya.
Bu verdiğim son karar oldu.
- Ne zaman geleceksin?
 - Bir bira sonra oradayım.

16.9.14

Bugün Günlerden Cuma

Bugün günlerden Cuma. Güneşin batışını izliyorum. Bir yerlerden geldim, bir yere gidiyor olmam gerek. Oysa hiç bir şeyi beklemiyorum. Doğal döngüsünü kabul ediyorum hayatın. Bu döngüyü izlerdim eskiden. Artık sadece bir hayal olarak gözlerimin önünden akıp geçtiğini zannediyorum. 220 km hızla giden bir arabanın içinde gözlerinizi yoldan ayırıp, kafanızı sola çevirdiğinizde gördükleriniz gibi. Hızlı görüntülerin, ağaçların, sokak lambalarının belli belirsiz; algınıza yapışıp, yavaşça kopmaları gibi. Aranızda bir araç kullanırken 220 km hıza ulaşınca ne olacağını merak edenlerin hala var olduğunu farz-ediyorum. Bakışlarınızı tekrar yola çevirdiğinizde, bir şeye çarpacağınızı bilmenizi ama yine de sürprizi biraz daha ertelemek için bu hızlı hayale dalmanızı istiyorum. Kazara bir kazanın içinde hayat bulmuş olsanız bile; rastgeleliğin düzenini rastgelelikle kırıp, düzeni tehlikeye atabilmenizi istiyorum. Sizden yaşamanızı bekliyorum. 

Buraya tam olarak ne zaman geldiğimi hatırlamıyorum. Kaç saat geçti acaba, kaç insan? Bir ara, yanımda birileri vardı sanırım, hala kulaklarıma yapışmış bir kaç kelime var çünkü. "Sen?" "Korkak!" "Yine gidiyorsun, kaçıyorsun!" "Beş para!" Kimdi acaba? Ne zaman bu kadar çabuk unutmaya başladım, kaç zaman oldu hatırlamıyorum. Hayallerim oluşmaya başladığından beri sanırım, her şey bir hayal kabulünde olduğu için gerçek-düş ayırdına varamıyorum. Kimseyi de duyamıyorum artık. 

Hala güneşin batmayışını izliyorum. Bazen zamanın durduğunu, dona kaldığını hissediyorum. Elimi kaldırıp zamana dokunduğumda boşlukta yayılan dalgaların ve hayat dediğiniz gerçekliğin ilerlemesini sağlıyorum. Burada zamanın nerde başlayıp, nerde biteceğine ben karar veriyorum. 

4.5.14

Yarın


17.9.13

Eder-Yeter

Bir çok şeyi yeteri kadar yaptığını düşünüyorken, hiç bir şeye ederi kadar değer vermiyordu. Sıkıcıydı hesaplamak. Olduğu kadardı hepsi. Dolayısıyla hiç bir şey yetmiyordu.

3.9.13

Simplicity is the ultimate sophistication.

Bir şey izledikten sonra, jenerik akarken, ekrandaki yansımada kendini görürsün. Bazılarının başrol oyuncularının, senin figüranlarını oynadıklarını düşünür, kendi figüranlığını onların figüranlığı gibi düşünür ve bir çokları için üzülürsün. Gidecek, yatacak bir yerin bile olmadığını bilmene rağmen.

19.7.13

Kalabalık Kendin

Ölesiye yalnız kal,
Yalnızlıktan öl istiyorum.
Kendinle konuşama,
Kendini dinleyeme,
Kendinden nefret et istiyorum.
Kendini terk et,
Kendine hasret kal istiyorum.
En kalabalık salonun,

En büyük kuraklığın olsun istiyorum.

15.1.13

Microwaves

House: And that's all you are? Musician?
Giles: I got one thing, same as you.
House: Really? Well apparently you know me better than I know you.
Giles: I know that limp. I know the empty ring finger. And that obsessive nature of yours, that's a big secret.You don't risk jail and your career to save somebody who doesn't want to be saved, unless you got something. Anything. One thing. The reason normal people got wives and kids and hobbies, whatever, that's because they ain't got that one thing that--that hits a man hard and that true. I got music, you got this, the thing you think about all the time, the thing that keeps you south of normal. Yeah, makes us great, makes us the best. All we miss out on is everything else. No woman waiting at home after work with a drink and a kiss, that ain't gonna happen for us.
House: That's why God made microwaves.
Giles: Yeah. And when it's over, it's over.
House: Yeah. (House opens the door and starts to move Giles' bed out of the room)
Giles: What are you doing?
House: It's not over for me. Either you're gonna call the cops again or we're doing this. If you wanna die you can do it easily inside an MRI machine.

9.11.12

Ütopya üzerine notlar.

...

Artık sınırlar kalmadı, dolayısıyla herhangi bir faşizan söylem veyahut bir ulus, ırk inancına dair bahsedilenler kocaman saçmalıklardan ibarettir. Bağnazlığı modern hale getiren ve gelişen dünyayı eskiyle ilişkilendirerek yaratılan idealar kesinlikle amacını yerine getiremeyeceklerdir. Bahsedilen ütopyalar günümüz yerine toplum geçmişlerinden feyz aldıkları için kesinlikle gerçekleşmeyecek ve eskinin daha iyi anlatılan bir masalı olarak kalacaktır.

...


İnsanlık tarihinin; çadırlarını, obalarını koruma adı altında yabancılara, dışarıdan gelenlere karşı kendilerini korumaları ve buna karşı ırkçı kurallar geliştirmeleri çok normaldir. Günümüzde ve gelecekte ise korunacak tek bir çadır kalmıştır; adı Dünya olan. 

...


İnsan sınıflandırmaları ise sadece iki sınıfa bölünmüştür. Yöneten ve yönetilenler. Gücü elinde bulundurmak ve bu gücün getirilerini insanlara dağıtabilmek sadece bazı insanlara mahsustur. Akıllı ve çalışkan olanlara. Diğerleri ise dünya ilerler ve gelişirken sadece üretim ve iş gücünde bu yönetime ortak olurlar. Bu insan doğasının gerektirdiği, tahmin edilebilir bazı psikolojik ve fizyolojik olayların sonucu olarak ortaya çıkar.

...

23.2.12

An

.." Geçmişte olan, gelecekte olan hiçbir şey yoktur; her şey vardır sadece, şu "an" içinde varlık sahibidir." ..

13.12.11

17 yaşındaydı.

"Erdal idam edilmeden 16 saat önce kendisini ziyaret eden gazeteciler Savaş Ay ve Emin Çölaşan'a, "avukatıyla görüştürülmediğini, 18 yaşının altında olmasına rağmen idam edilmek istendiğini, yaşının 18'den küçük olduğunu tespit edecek olan kemik testi yapılması talebinin kabul edilmediğini, vurduğu söylenen jandarma erine çok uzaktan ateş açtığını ama otopside yakın atışla öldüğünün kanıtlandığını, kendisini ibret olsun diye asacaklarını ve ölümden korkmadığını"söyledi."

13.6.11

Aslında Yok!

Sistemi eleştirmekte kendine hak görenler, sisteme göre hareket edip onu değiştirmeyi beceremiyorlar. Bütün bu gerçekliğin içinde, şahsi küçüklüğünün farkında olup, kendi ego-dünyalarında, sistemi yok sayanlara ise bir çok şeye gülüp geçmekten başka yapacak bir şey kalmıyor. Sınırlı düşüncelere sahip kişilerin, bu olguyu anlaması da biraz imkansız gibi. Oysa vaktinde şöyle demiş, Fikret Kızılok, çok da severim.

"Dünya halklarının yüzde 80'i bilinçsiz, sadece üretim için yaşıyor, Amerika da dahil. Gerçek entelektüel yüzde 5'i bile bulmaz. Demek ki cahil olan yüzde 80'le ilişki kurup meşhur oluyorsun. Böyle meşhur olmak aslında utanılacak bir şey, ben utanırım. Değerli olmak önemli. Müziğim, sesim, şarkılarım tanınsın, ama ben tanınmayayım."

1.5.11

Day Dreams-1

Let's swim to the moon!

6.3.11

Kırık Hikaye

size mavi gökleri, güzel kuş seslerini anlatmak isterdim. ufka kadar bir çimenliğin ortasında koşturduğumuzu da anlatırdım aslında. yeni doğan güneşin şavklarına kapıldığınızda hissedeceğiniz sonsuzluğu, ölümsüz bir anın vereceği keyfin aslında bizi ölümsüzleştirdiğini söylemek isterdim. ama tam burada bu hikayenin kırıldığını görüyorum. ölümsüzlüğü, sonsuzluğu istediğimiz için uğraşıyoruz. bir ismimiz, bir yerimiz olsun diye bu zaman çizgisi üzerinde ve bazı zamanlarda bunu hissettiğimiz anlarda bu ölümsüzlüğü yakalayabiliyoruz. oysa az önce bahsettiğim sonsuzluk, ışığın bir o kadar fazla olduğu için herşeyi görebilidiğimiz.,olağanüstü bir sessizliğin ortasında olduğumuz için rüzgarın her dalgasını duyabildiğimiz, yeteri kadar oksijen olduğu için göğüs dolusu nefes alabildiğimiz, boş havadaki nemden dolayı havaya dokunabildiğimiz, konuştuğumuzda kendimizi her zamankinden çok duyabileceğimiz kadar yalnız olabildiğimiz kısaca herşeyi bütün mükemmelliği ile algılaybildiğimiz için ölümsüzleşiyor. algılarımız çevre-dünyamızı gerçek ve sonsuz bir hale getiriyor. biz bu sonsuzluğun arkasına sığınmaya çalışıyoruz. var etme gücümüzün olmadığını düşünüyoruz. oysa algılarımızla yarattığımız çevre-dünyamızın içinde keyifli hissediyoruz. bir şeyi bulma çabasında değiliz. bir şeyi yaratma kudretine erişmeye çalışıyoruz.

kendimizi sadece bir kaç noktada da olsa ölümsüzleştirmeye, o noktanın sabitliğinin sonsuzluğunda kaybolmaya çalışıyoruz.

bütün gerçeği algılayabilecek kadar kabil yaratıklar değiliz.
korkularımızın algılarımızı köreltmesine izin vererek acizlik edip, küçük bir noktayla yetinmeye çalışıyoruz. asıl gerçekliğin ne kadar büyük bir acı olduğunu hiç birimiz bilmiyoruz ya da bir o kadar tanımsız bir mutluluğun okyanusun ortasına düşmekten korkuyoruz.

Ki haklıyız. bu kadarı, bu kadar aşağılık bir türün iradeli ellerine bırakılmayacak kadar fazla.


28.1.11

An American Prayer-James Douglas Morrison

[I]

Do you know the warm progress under the stars?
Do you know we exist?
Have you forgotten the keys to the Kingdom?
Have you been borne yet & are you alive?
Let's reinvent the gods, all the myths of the ages
Celebrate symbols from deep elder forests
[Have you forgotten the lessons of the ancient war]
We need great golden copulations

The fathers are cackling in trees of the forest
Our mother is dead in the sea
Do you know we are being led to slaughters by placid admirals
& that fat slow generals are getting obscene on young blood
Do you know we are ruled by T.V.
The moon is a dry blood beast
Guerilla bands are rolling numbers in the next block of green vine
Amassing for warfare on innocent herdsmen who are just dying
O great creator of being grant us one more hour to perform our art & perfect our lives
The moths & atheists are doubly divine & dying
We live, we die & death not ends it
Journey we more into the Nightmare
Cling to life our passion'd flower
Cling to cunts & cocks of despair
We got our final vision by clap
Columbus' groin got filled w/ green death
(I touched her thigh & death smiled)
We have assembled inside this ancient & insane theatre
To propagate our lust for life & flee the swarming wisdom of the streets

The barns are stormed
The windows kept & only one of all the rest
To dance & save us
W/ the divine mockery of words
Music inflames temperament
(When the true King's murderers are allowed to roam free a 1000 magicians arise in the land)
Where are the feasts
We were promised
Where is the wine
The New Wine

(dying on the vine)

Resident mockery give us an hour for magic
We of the purple glove
We of the starling flight & velvet hour
We of arabic pleasure's breed
We of sundome & the night
Give us a creed
To believe
A night of Lust
Give us trust in
The Night
Give of color
Hundred hues
A rich Mandala
For me & you & for your silky pillowed house
A head, wisdom & a bed
Troubled decree
Resident mockery
Has claimed thee
We used to believe in the good old days
We still receive In little ways
The Things of Kindness & unsporting brow
Forget & allow
Did you know freedom exists in a school book
Did you know madmen are running our prison
W/in a jail, w/in a gaol, w/in a white free protestant

Maelstrom
We're perched headlong
On the edge of boredom
We're reaching for death
On the end of a candle
We're trying for something
That's already found us
We can invent Kingdoms of our own
Grand purple thrones, those chairs of lust
& love we must, in beds of rust

Steel doors lock in prisoner's screams
& muzak, AM, rocks their dreams
No black men's pride to hoist the beams
While mocking angels sift what seems
To be a collage of magazine dust
Scratched on foreheads of walls of trust
This is just jail for those who must
Get up in the morning & fight for such unusable standards
While weeping maidens show-off penury & pout ravings for a mad staff
Wow, I'm sick of doubt
Live in the light of certain

South
Cruel bindings
The servants have the power dog-men & their mean women
Pulling poor blankets over our sailors
(& where were you in our lean hour)
Milking your moustache?
Or grinding a flower?
I'm sick of dour faces
Staring at me from the T.V.
Tower. I want roses in my garden bower; dig?
Royal babies, rubies must now replace aborted
Strangers in the mud
These mutants, blood-meal
For the plant that's plowed
They are waiting to take us into the severed garden
Do you know how pale & wanton thrillful
Comes death on strange hour
Unannounced, unplanned for like a scaring over-friendly guest you've brought to bed
Death makes angels of us all & gives us wings where we had shoulders smooth as raven's claws
No more money, no more fancy dress
This other Kingdom seems by far the best until its other jaw reveals incest & loose obedience to a vegetable law

I will not go
Prefer a Feast of Friends
To the Giant family..



19.1.11

Rahat!

Her şeyin ayaklarının altında teker teker parçalanmaya başladığını hissedersin bazen. Karar almak için en doğru an olduğunu zannettiğin anlardır bu. Oysa karar almaktan ziyade hayatının seni ele geçirmesini izlemeli ve sana yön vermesini izlemelisin. Senin aldığın kararların, senin öğretilerinin bir boka yaramadığını farketmen lazım.Rahat!

29.9.10

Earth is a planet, not your TV!

Asla bize; uğruna ölebileceğimiz bir vatanın, bir kadının, bir işin varlığından bahsedilmedi. Eski zamanların yaratılmış tanrılarından yoksun büyüdük. Aşkı kaybettiğimizden beri amaçlarımızı da kaybettik.

Neron'un nasıl bir fikirle Roma'yı yakmaya kalkıştığı,

Ferhat'ın bir dağı tek başına nasıl delebileceğini,

Mevlana'nın kendisine nasıl bu kadar aşık alabileceği,

Kanuni'nin Viyana'nın ötesinde neyi o kadar hırsla istediğini,

Kesinlikle anlayabilmemiz mümkün değil ama bunun da kendimizce bir açıklaması olabileceğini düşünüyorum. Bildiğimiz her hikayenin sonunda varılmış ya da varılacak olan yerden daha ziyade, yol sırasındaki anlatıların, amaçları uğruna feda ettiklerinin, vadedilenlerin büyüsüne dair yaşadıkları, onlara yaşama tutkusu veren. Biz bu tutkuyu günlük plasebolar ile çeşitli dozlarda üst seviyede alabilecek durumdayız. Hayalini kurduklarımız, bir hayal olarak bize sunulmakta.

Sırf bu yüzden her seferinde gerçekliği arayıp, onu bulmaya çalıştığımızda kazanamayacağımız bir savaşın ortasına kalkansız, silahsız düşüveriyoruz. Kazamayacağımızı bildiğimiz için de denemekten korkuyoruz bir çok zaman. Zamanımızın modern zindanlarında uyuşturulmuş hayatlarında günlerini harcamaktan zevk alan mahkumlarız.


..


(İçeriye bağırır.)


-Reklamlar bitti!


15.9.10

Bitti

Aşk bitti ya bir gün,
Artık yaşamıyor,
Yaşlanıyoruz sade.

31.8.10

Plastik

Kendilerinize yarattığınız küçük plastik dünyalarınızın içinde, yine sizin tasarımınız olan sanal mutluluklar ile yaşamaya nasıl dayanabiliyorsunuz merak ediyorum.
Bu kadar yalanın içinde gerçek kalabilen, size vakitlerinizin gerçekliğini kanıtlayabilen, uyuşturulmuş beyninizin nasıl çalıştığını da merak ediyorum.

Ya da, sadece, ben beceremiyorum.

22.8.10

Köy

M1: Buradan öte köy yok!
M2: Daha cehennemin dibi var...

10.8.10

Ah İstanbul!

Ah İstanbul!
Sen benim en güzel,
En alımlı yosmamsın.

Ama
Sevdiğim, sevenim başka benim.
Bekler beni denizin koynunda.

2.8.10

Uyut Beni!

Uyku sersemi, ahmak bir adam, zıplayarak yürümeye çalışan su birikintileri arasından. Acıdan yapma kızıl bir kefen akşamüstü, şehrinin üstündeki. Birkaç damla gözyaşı tanrıya ait. Afrika çöllerinden gelme, turuncu bir tufan ve kum tepeleri arabalar. Hiçlik meydanýnda yükselen, korkunç binalar biraz daha yalnızlık katan şehrine. Personel harici girilmez!

Kolundan fışkıracağına korktuğu damarları, mosmor ve bulanık. Karanlık bulmuş biraz,anlatmakta iken yalnızlığını, aynada ki boşluğuna. Salak! Işık gerek ışık. Lise 2, fizik dersi, konu bilmem kaç.Kullanmadan önce prospektüsü okuyunuz.

Bir kaç şişe, birkaç paket, son kalanlar. Kurtarın bunlar da bitmeden. Yere düşen damlanın tınısı kulaklarındaki. Eski bir Çin işkencesi aklına gelen. Yangın çıkarsa ilk kurtarılacaktır!

Lüzumsuzsa güneşi doğurtmayın! Daha kaç tane piç bırakacak buraya. Dedik ya. Personel harici…

Beklenmedik durumlarla karşılaşırsanız, tanrınıza başvurunuz. Yenisini versin.

Ha ! Unutmadan.Garaj önüdür. Burada gebermeyiniz.

Biraz uyku. Yarın daha sıradan bir güneşin selamına, söverek uyanmak için. Şimdilik bu kadar. Yeter.

Hadi! Uyut beni.


Ekim 2007

24.6.10

Her Şey Trip, Her Şey Racon

Zaman gitgide bir panayır alanına dönüşmekte. Gün geçtikçe daha eğlenceli bir hal alıyor. Böyle güzel. Peki ya cennet? Çok umursamıyorum. Buradakiler, yüzündeki zoraki gülümsemenin, plastik hammaddeli boyalardan olduğunun farkındalar. Gerisi hep trip, hep racon.


..Yaşamaktan daha iyi değil şu sıralar yazmak. Bir gün sıkılırsam yaşadıklarımdan, o zaman anlatmaya başlarım tekrar.

30.5.10

Because I''m the most screwed up person in this world.

*

...
-Logically people punish themselves, for something they did or something they didn't do.So what did you screw up?
-I don't know..

..

*House M.D.

17.5.10

When The World Ends..

When the world ends
Collect your things, you’re comin with me
When the world ends
..

..

I’ma rock you like a baby when the cities fall
We will rise as the buildings crumble
Float there and watch it all
Amidst the burnin, we’ll be churnin
You know love will be our wings
The passion rises up from the ashes
When the world ends
..



13.5.10

Klişe Bir Film için Olası Replik

/adam;bir köşede sigarasını içerken, cep telefonuyla konuşmaktadır.ayık olmadığı her halinden bellidir.ama yine de ayaktadır.
/kadın;tekli koltukta oturmuş, telefonuna sarılır gibi tutunmakta ve dizleri göğsündedir.


-En kötü kabusuna dönüşeceğim bebeğim.Bu yüzden her gün uyumadan önce, beni düşünmekten vazgeçmelisin.
-Ama ben senin yanında olmak istiyorum.
-Benim yanımda olmak, saf acıdan başka bir şey vermeyecektir sana.
-Benim gerçek hissetmemi sağlıyorsun.
-Bu ateşten gömlek.
-Benim çekeceğim acıdan sana ne? Ben, seni istiyorum.
-Kendine, seni sevebilecek bir adam bul.
-Benim sana ihtiyacım var!
-Bana değil, çin malı ucuz üretilmiş bir oyuncağa ihtiyacın var sadece.
-..
-Benden önce yaşadığın plastik dünyanda senin içi ayrılmış, güzel yalanlarla döşenmiş salonlar bekliyor seni.Böylesi daha kolay.
-Korkuyorsun.
-...
/dudağının kenarından gülümser.
-.....
......
......
/bu sırada duymayacağımız,anlaşılmaz bir sürü şey zırvalar kız.Bir nefes alma anında.
/adam;
-Vaktinde biraz zekaya sahip olduğunu düşündüğüm için acıyorum kendime.
-Siktir git! Megolaman bir manyaktan daha fazlası değilsin.
/telefon kapanır.adamın dudağının kenarında ki gülümseme adeta oraya yapışmış ve kulaklarına doğru genişlemektedir.karanlık sokağa doğru arkasını döner ve sakince gözden kaybolur.


*Film: Megolaman Manyak


**Dipnot:Yazarın bozuk Türkçesinin sebebi, bu diyalog fikrine ilk düştüğünde, İngilizce haliyle varolmasıdır. Şu şekilde;


A Dialogue for a Love Movie

-I'm gonna be your worst nightmare,babe.So give up thinking about me before you sleep.
-But I want to be with you.
-What a mind wants pure pain?
-You make me real.
...

7.5.10

Ada

İnsanlar için bir adanın topoğrafyasına benzeyen ütopik bir fikir dolaşmakta fikrimde. Bir sonuca, bir yerlere bağlamak istediğim.


Her öğrendiğim, okuduğum, duyduğumdan sonra, yaptığım karşılaştırmalar sonucu, elektrikli sandalyeyi icat eden adamdan daha ileri gidemediğim için kendimi suçlamaktan vazgeçtim bugün.


Bu kadar nefreti barındıracak adam değilim ben.

25.4.10

Masal

Aşağıdaki uzun olacağını düşündüğüm yazıda “Neden Tarlabaşı” ’na taşındığımı açıklamaya çalışağım.

Hala gerçek kaldığına inanabileceğim bir kaç şey ile karşılaşabileceğimi düşünüyorum.
Çok da uzatmaya gerek yokmuş.

Son günlerde çok fazla Peyami Safa okuyorum.
Az önce duyduğu kokunun bahçesinin şimdi öpeceği elde gizli olduğundan bahsediyor. Bizim rutubet diye isimlendirdiğimiz olguyu tanımlarken odanın içinde insanı boğmayan, görülmeyen bir su kütlesi olduğundan bahsediyor. Selma’nın arkasından bakarken köşeden onun yitip gitmesi yeterli olmuyor, gölgesi de kaybolana kadar onu izliyor. Taife-i Allah’tan bahsederken şıhların, büyücülerin açıklanamaz bir kargaşadan meydana gelen ruh halinin düğümleri içinde, nefes almanız gerektiğini hatırlatan ufak molalar veriyor. Ard arda kurulan, farklı cümlelerden oluşan büyük ve tek cümleyi hazmetmeniz için defalarca tekrarlamanızı sağlıyor üstüne basa basa. Sandığım kadarıyla, maddeci bir tavırla zincirleme düşünürken(bir fikirden zıplayıp, yoluna çıkan yeni fikirlerin üstlerinden atlarken) bunların hepsinin düşünüldüğü, bilindiği ve her şeyin tamamen aynı şekilde yapıldığı ve ulaşılabilecek en mükemmel zamanın insan beyninde defalarca çözüldüğünü tekrar tekrar kanıtlayıp, fikrinin uçurumunda yaşattığı ütopik dünyasını dahi beğenmiyor, yetersiz, kusurlu buluyor. Bir hikâyesinin bir yerinde vaktiyle dalga geçtiği ananelerin, 50 yıl sonra ne kadar manidar ve komik şeyler olarak anılacağından bahsediyor. Kaba hesapla o bahsettiği 50 yılın üzerine, başka bir 50 yıl daha geçtiği düşünülürse, kendinin bile tahmin edemeyeceği kadar yavaş çalışıyor toplumların kafası. Şahsının kafasının çalıştığı zamanlarda ise takip edebilmek bir yana dursun, iki ayrı fikrin arasındaki uçurumun birinden diğerine atlamaya çalışırken düşüyor insan. Kayboluyor.
Pek hoş.

Bir de şu iki söz baloncuğu dolanmakta son günlerde aklımın köşelerinde.
-Burdan öte köy yok!
-Daha cehennemin dibi var.


İlk kez hikaye anlatmıyorum, masal söylemiyorum sanırım. Hiç beklemediğim biri dedi ki geçen günlerde:
-Sen koskocaman bir başak tarlasının ortasındasın. Çok büyük sonu başı belirsiz. Koşa koşa sayısız iz bırakmışsın tarlanın her yerinde ama hala bir çıkışın yok. En sonunda kendine yusyuvarlak bir iz yapmış ve orta yerine uzanıp dinle(n)meye başlamışsın.
..(bu ve bunun gibi şeyler)
Haklıydı sanırım.
Öleceğiz çocuk(!) varacağımız yer olmadan.


Bugün üstüme kimi giysem, bilemedim.

26.3.10

Eğreti

Ne olacak bizim bu eğreti halimiz!
Hiç bir yere, hiç bir şeye yakışmıyoruz; ki biz de hiç bir yeri, hiç bir şeyi beğenmiyoruz.

5.3.10

--1-2-3--


-I-

Kendi yazdığını okuyamayan bir adamdan; bir çok şeyi bekleyemezsiniz.

Düzgün konuşamaz bile.

-II-

Vazgeçemeyeceğini bildiğin birçok şeyi kendinden uzaklaştırarak, gerçek acılarının üstünü örtsün diye, kendine sanal acılar yaratıyorsun. Başın çok ağrıdığında, sert bir yere yumruk atarken yaptığın gibi.

-III-

Heryanuçurum!

(Yazar bu cümlesindeki boşlukları kaldırarak, en azından kelimelerin arasındaki uçurumları kaldırdığını düşünmüştür. Bu yönteme vs. vs….)

2.2.10

Artık.

Uzun zamandır;
Okumuyor,
Yazmıyor,
Sevmiyor,
Üzülmüyor,
Düşünmüyor,
Uyumuyor,
Uyanmıyor,
Ayık değil.

Ya öldü ya da çok iyi ölü taklidi yapıyor.

28.6.09

Mide Bulantısı

-I-
Hiçbir zaman kolay olmadıysa, kolayı beklemek saçmalıktan öte bir şey değildir. Her şey seni üzüyorsa sevinmek anlıktır. Her şeyi terk etmek delikanlıca olsa da bir nevi beklenti azaltmaya çalışmaktır. Kedi kendine ettiğin büyük laflar kendi dünyanın en büyük adamı yapar seni. Kişisel hegomanyanı tatmin edip kafandaki bin insanın üstüne çıkma çalışmasıdır. Yüzyılın en fos kralısındır oysa. Hatta birkaç yüzyılın. Kendi hayatını idame ettiremez, iki ayağın olduğunun farkında olmana rağmen ayakta durmayı beceremezsin. Sen dünyanın en büyük yalanısın.

-II-
Bütün yüzlere dudağının sol kenarından gülümseyip dalga geçebilirsin, kişisel yalnızlığının arkasına saklanırken. Yalnızlık somut insan yoksunluğu değildir sadece. İnsanların senin gibi görmediğini senin gibi üzülmediğini, senin gibi sevmediğini fark eder, gün geçtikçe kendi dünyana daha çok kapanır ve düzgün, seviyeli birkaç maske edinirsin kendine. Onlara onların istediğini verir, kişisel yalnızlığının derinlerinde bir yerlerde güneşe insana ihtiyaç duymadan yaşamaya başlarsın. Bu taraftan bütün ikiyüzlüler, aldatanlar, sevmeyi beceremeyenler daha berrak gözükür. Onlara her baktığında içinde oluşan kusma isteği, onlarla dalga geçme hakkını verir sana. Girdikleri şekilleri izlerken, çimenlere uzanmış bulutları izler gibi hissedersin kendini, ama bu seferki mecazi varlıklarını asla güzel sıfatlarla tanımlayamaz ve kendini daha yalnız hissedersin.

-III-
Dünya mideni bulandıracak kadar hızlı dönmeye başladığında, içinde oluşan inme isteği, dünyayı diğer insanları eğlendirebilecek kadar çok döndürmekle sorumlu olan varlığın elinde iken, sen daha ne kadar uzun cümleler kurabileceğini düşünmeye başlarsın. Kurduğun uzun cümlelerin başında aslında sonunda bahsetmediğin bir şeyi anlatacağını fark eder, cümlenin başına tekrar dönmek isterken sonunda ki kelimelerin çekiciliğine kapılır, daha uzun bir cümlenin sonunda daha güzel kelimelerle baş başa kalacağını düşünürsün. Güzel cümlelerle anlatılan onlarca mutlu sonlu masallara söver, asla başladığını bitiremezsin. Hiçbir acı anlatılamaz oysa. Kimse kimsenin derdine ortak olamaz, ya da onun hissettiği gibi hissedemez, yazmak içinde ki kusma isteğini tatmin etmeye çalışmaktır ve ne kadar uzun cümleler kurarsan o kadar çok parça koptuğunu görür daha başka daha eksik hissedersin. Daha eksik hissetmek (aslında öyle olmasa da) kötü olan şeyleri bıraktığını hissetmektir.

7.6.09

Yeniden, En Baştan

Odana geri dön!Yalnız!

2.4.09

Saf Aptallık

Demokrasinin işlemediği bir toplumda, demokrasiye inanarak, demokrasiyle siyaset yapmak saf aptallıktır.

Yeniyi anlamak istemeyen, sabit görüşlü insanlar topluluğuna, yeni bir şeyler sunup kabul ettirmeye çalışmak saf aptallıktır

Yapacağın ters davranışların getirilerinden korkarak, susmak, saf aptallıktır.

27.3.09

Eski Dükkanın Adamı

Yolda gördüğü dilenciye,bütün bozuklukları karşılığında,bütün hayatını sattı. Elindeki bozuklarla; bir daha hiçbirşey satın alamayacağı, eski, ikinci el bir hayat satın aldı. Az bulunur eşyaların satıldığı, eski dükkanın adamından.

Herşey Bittiği Zaman

Herşey bittiği zaman, güneşe doğru bir yolculukta olacağız.

26.3.09

You, You’re A History In Rust -DMST/Albüm için kendi yorumları.

Album opener "Bound To Be That Way" puts all these elements on fine display: recorded rhythmic and melodic figures fade in and out along with found and recovered sounds, lead instruments slide and shift in the mix, and the band's dual drummers deploy separate channels of syncopated stutter. "A With Living" will surprise hardcore DMST followers, as it features full-on verse-chorus-verse singing that builds towards lovely massed vocals before breaking down again into a beautiful modal horn denouement. "The Universe!" and "Herstory Of Glory" serve as tight, snappy firecrackers set off within the rest of the album’s pensive, dusky atmosphere. Constellation is thrilled to release this fifth album by one of our most creative, thoughtful, challenging and accessible groups. The CD is available in a 6-panel cardstock jacket and the LP features DMM mastering at Abbey Road and is pressed on 180g virgin vinyl. Thanks for listening.

19.3.09

Farkındayım Aslen

Zamanla farkediyorum ki, farkına varmadan geçirdiğim zaman dilimleri giderek artıyor. Bir çok şey gerçekleşip, kendi yolunda akıp giderken çevremde, ben bunların hiç birinin farkına varamadan kendi kara düşüncelerim içinde başka bir alemdeyim çoğunlukla. Gerçek veya doğru olan birşeyin arayışında. Sürekli kafam güzel gezermiş gibi sanki. Neyse bazen bilmemek, bilmekten daha iyidir. Hatta çoğu zaman.

5.3.09

The Doors-The End

This is the end
Beautiful friend
This is the end
My only friend, the end
It hurts to set you free
But you'll never follow me
The end of laughter and soft lies
The end of nights we tried to die

This is the end.

17.2.09

Yeni Bir Dünya Düzeni-1

Yeni bir dünya düzenini ele alalım.

Boşluk uzayın hepsine “Tanrı” ismini verelim ve biz de bu uzayın seyahatçileri olalım. Gidilecek yöne şahsen karar veriyoruz. Aynı zamanda deneyimlemek istediğimiz sorun ise gidilecek yönleri çoğaltıp, farklı yolculukları da eş zamanlı olarak yapıp, varılacak yeni kırılma noktaları hakkında düşünmek. Bu yolculuk sırasında izlenmiş yollarda oluşacak her kırılma noktasında, seçenekler kadar klonlanan kişisel evrenlerimiz olduğunu varsayalım. Kısaca “Paralel Evrenler” yaratalım kendi hayatımızda ya da kader dediğimiz olguyu sonsuz hale getirelim bu sayede.


Deneyimizin kilit noktası ise her klon kendi kararıyla yarattığı yeni kişisel evreninde yoluna devam edecek ama diğer paralel uzayların sonuçlarından haberdar olmayacak. Yolunu değiştirmek istediği vakit diğer klonlarına ışınlanabilecek. O andan itibarende kişisel evreni yok olacak.

12.2.09

I’ve a masterplan

İki kişinin bile sığamayacağı kadar küçük bir dünya mevcudiyetteki aslında. Sen zorladıkça, daha da zorlaştırıyorsun herşeyi. Tüm dostların, sevgilin, ailen... Arka cama yapışmış inmeyi beklerken buluyorsun.

Kimseye karşı tutamyacağın sözler verme ki vicdan denilen tarafın pişmalığı unutsun.

Vakti geldiğinde git.
Çok sorgulama.

Herşey çok basit. Herkes kurallarına göre oynuyor. Mimikleri, sözleri, az sonra yapacakları hareketlerin hepsi hepsi senkronize, ezbere bir halk oyunu.

Herkes doğuştan oyundaki yerini almış ve yüklendiği omuzu istediğinde kırabileceğini anlatan bir sırıtma ifadesi dudaklarında.

Herşey çok iyi gidiyor ilk kez ama lanet olsun bu seferde çok canım sıkılıyor.

3 gün iş,2 gün okul.2 gün tatil. Geceler yine de benim ama.

not:düzenliyazmayakararverdinbugün.

10.2.09

CV

Adı gereksiz. Hangi salak bir balığın ismini bir insana verir ki. Ortası sonu da aynı bok. Bir adres verebilmek için bir yerlere ait hissedebilmek lazım. Neyse bunu da boş. Telefon numaram çocukluğuma ait çalma sesinin, kulaklarımdaki duyulabilir yankısı kadar işte. Sayamıyorum şu an kafam bulanık çok.Uyruk, soyum kurusun ne manaysa. Askerlik de yapmadım. Hiç evlenmedim. Hatta hiç doğmadım ya da ben hatırlamıyorum.Eğitim; sonunda doldurulacak bir kaç yer. Liseye gittim. Üniversiteye de. Neden gittiğim hakkında çok düşündüm ama hala bir cevabım yok. Bu satırı niye yazdığımı bilmememden beter. Özür tekrar. Çocukluğumu kaybettim ben. İlkokulu müsamere günümde yok benim.İki dilde düşünebiliyorum. Dört dilde de herkesin inanabileceği şekilde gülümseyebiliyorum. Bilgisayarın başında geçirdiğim zamanlarım kadar program biliyorum. Can sıkıntısına alkol kadar iyi gelebiliyor bazen programları kullanmayı öğrenebilmek. Sadece öğrenmek ama kullanmak konusunda aynı fikirde değilim; Kadınlarım gibi belki. 10 parmak q klavye kullanabiliyorum. Hatta ayağımı masaya uzatmış film izlerken, ayak başparmaklarımın herhangi birisiyle filmi durdurup başlatabiliyorum. 12 parmak eder. Bir adım öndeyim.Bilgisayarım, fotoğraf makinem, cüzdanımdaki maça asından başka bir şeye de sahip değildim. Neyim varsa çoğunu kiraladım. Günü gelince geri vereceğim. Mesleki deneyim.Bak işte benim satırım. Dünya kadar denedim. Dünya kadar sıkıldım ve bir avuç dünya ellerimde ufaladığım.

15.12.08

Kinyas ve Kayra-alıntı

... sadece gördüklerin vardır. beş duyunun algıladığı kadar anlarsın aileni, sevgilini, çocuğunu...dolayısıyla herhangi bir şeyi,birini anladığına,ama gerçekten anladığına emin olmak,sarıldığında arkasında ellerini kavuşturabilecek kadar o şeyi ya da kimseyi anlamak olağanüstü bir durumdur...ve cok zaman isteyen söz konusu olağanüstü ilişki için olağanüstü bir insan olmak gerekir… ...

29.9.07

Eskimeli Zaman

Hiçbir fotoğraf çekilmemeli
Ve
Eskimeli zaman.
Donuk sahnelerin yitik
Oyuncularına
Boşluktaki
Kahkahalara
Bırakılmalı
Zaman.
Korkak, gereksiz kahkahalar
Yalan dostluklar
Plastik dünyalarında
İntihar etmeli.
Zaman yargılanmalı
Sanıklıktan
Sanmaktan
Sancılarından
Midemizdeki bıçaklardan.
Gökyüzüne dokunamayacağını
Bilmeli çocuklar
Ve sen
Bir an evvel ölmelisin
Zaman.

Okuyucu