25.4.10

Masal

Aşağıdaki uzun olacağını düşündüğüm yazıda “Neden Tarlabaşı” ’na taşındığımı açıklamaya çalışağım.

Hala gerçek kaldığına inanabileceğim bir kaç şey ile karşılaşabileceğimi düşünüyorum.
Çok da uzatmaya gerek yokmuş.

Son günlerde çok fazla Peyami Safa okuyorum.
Az önce duyduğu kokunun bahçesinin şimdi öpeceği elde gizli olduğundan bahsediyor. Bizim rutubet diye isimlendirdiğimiz olguyu tanımlarken odanın içinde insanı boğmayan, görülmeyen bir su kütlesi olduğundan bahsediyor. Selma’nın arkasından bakarken köşeden onun yitip gitmesi yeterli olmuyor, gölgesi de kaybolana kadar onu izliyor. Taife-i Allah’tan bahsederken şıhların, büyücülerin açıklanamaz bir kargaşadan meydana gelen ruh halinin düğümleri içinde, nefes almanız gerektiğini hatırlatan ufak molalar veriyor. Ard arda kurulan, farklı cümlelerden oluşan büyük ve tek cümleyi hazmetmeniz için defalarca tekrarlamanızı sağlıyor üstüne basa basa. Sandığım kadarıyla, maddeci bir tavırla zincirleme düşünürken(bir fikirden zıplayıp, yoluna çıkan yeni fikirlerin üstlerinden atlarken) bunların hepsinin düşünüldüğü, bilindiği ve her şeyin tamamen aynı şekilde yapıldığı ve ulaşılabilecek en mükemmel zamanın insan beyninde defalarca çözüldüğünü tekrar tekrar kanıtlayıp, fikrinin uçurumunda yaşattığı ütopik dünyasını dahi beğenmiyor, yetersiz, kusurlu buluyor. Bir hikâyesinin bir yerinde vaktiyle dalga geçtiği ananelerin, 50 yıl sonra ne kadar manidar ve komik şeyler olarak anılacağından bahsediyor. Kaba hesapla o bahsettiği 50 yılın üzerine, başka bir 50 yıl daha geçtiği düşünülürse, kendinin bile tahmin edemeyeceği kadar yavaş çalışıyor toplumların kafası. Şahsının kafasının çalıştığı zamanlarda ise takip edebilmek bir yana dursun, iki ayrı fikrin arasındaki uçurumun birinden diğerine atlamaya çalışırken düşüyor insan. Kayboluyor.
Pek hoş.

Bir de şu iki söz baloncuğu dolanmakta son günlerde aklımın köşelerinde.
-Burdan öte köy yok!
-Daha cehennemin dibi var.


İlk kez hikaye anlatmıyorum, masal söylemiyorum sanırım. Hiç beklemediğim biri dedi ki geçen günlerde:
-Sen koskocaman bir başak tarlasının ortasındasın. Çok büyük sonu başı belirsiz. Koşa koşa sayısız iz bırakmışsın tarlanın her yerinde ama hala bir çıkışın yok. En sonunda kendine yusyuvarlak bir iz yapmış ve orta yerine uzanıp dinle(n)meye başlamışsın.
..(bu ve bunun gibi şeyler)
Haklıydı sanırım.
Öleceğiz çocuk(!) varacağımız yer olmadan.


Bugün üstüme kimi giysem, bilemedim.

1 yorum:

Adsız dedi ki...

Haklı buluyorum şehrin ortasında şehirden bambaşka bir yerde yaşamaya başlamanı,o yüzden evhamlarla boğmuyorum isteklerini bu sefer.

Çoktandır yalın olanı görebilme arzusunu duyuyorum,bir çocuk gibi sadece olanı olduğu gibi ne kendimle ne başkaları ne toplumun dayattıkları ile karıştırmadan sadece olduğu gibi görebilmeyi..."Elma elmadır" gibi,üstüne hiç bir anlam yüklemeden...Erdem olayı düşündürtüyor bir de bugünlerde,"ne erdemdir?" sorusuna dürüstçe cevap vermeye çalışıyorum,beceremiyorum bir türlü,kum saatinden son kum tanesi düşene kadar da cevap verememek umudum...
Anladım ki şu an burada olmak yalan söylemek.Uzun zaman gece yalnız kaldığımda başıma üşüşen onlarca kimlikten korktum aslında,o yüzden hala karanlıkta kalamam...Doğru söyleyebilmek -başkalarını çok da umursamıyorum,nasıl olsa sevimli yüzüne bakıp aldanacaklar- kendin hakkında dürüstçe bir iki kelam etmek zor...

O yüzden belki,iyiki gittin,yazı bulaşmış dört bir yanına.Elimde hiç bir fırsat kalmasa ben de aynısını yapardım...Ne yazık ki cebimde söylenecek üç beş parlak yalan daha var!!!Onları gördükçe daha da iyi anlıyorum şanslı olduğunu...

Okuyucu